Şahindere Kanyonu Jeep Safari Turu

Yine yollardayız. 100 km. sonra Akçay’a ulaşacağız. Buradan Şahindere Kanyonu Jeep Safari turuna katılacağız. Bu sefer action kameranın su altı kabını yanıma almayı unutmuyorum. Tur kapsamında gölette yüzme var. Mıhlı şelalesinde yapamadığım su altı çekimlerini burada yapmak istiyorum. Akçay’da eşimi Demre Tur bürosu önünde bıraktıktan sonra, arabayı park etmek için arka sokaklara yöneliyorum. En ücra sokaklarda bile park ücretli. Gelir elde etmedeki uyanıklığı için Akçay belediyesini tebrik ederim. Arabayı park ettikten sonra eşimle kahvaltı yapacak yer arıyoruz. Ömür Lokantası‘nın mercimek çorbasını ikimiz de beğeniyoruz. Kahvaltıdan sonra Demre Tur bürosunun önünde bekleyen jeep safari aracına binip, hareket saati olan 10:30’u bekliyoruz. Ve dünyanın sayılı tabiat alanlarından birine doğu hareket ediyoruz. Bir süre sonra karayolundan ayrılıp Kaz Dağlarına doğru tırmanmaya başlıyoruz. Avcılar köyünde mola veriyoruz. Burasının son yerleşim yeri olduğu, artık toprak yoldan devam edileceği söyleniyor. Ben köy kahvesinde oturup karadut suyu içmeyi tercih ediyorum. Eşim ise boş durmuyor. Köy içinde fotoğraf gezisi yapıyor. Hareket zamanı geldiğinde tekrar araca doluşuyoruz. Artık toprak yolda ilerliyoruz. Bir süre sonra Kışladağ Giriş Kontrol Noktasına ulaşıyoruz.

Rehberlerimiz Milli Parka giriş için gerekli işlemleri yaparken biz de fotoğraf çekiyoruz. Manzara anlatılamayacak kadar güzel. Edremit körfezine hakim bir sırttayız. Fotoğraf çekerken bu bölgeyi gerçekten gezdim diyebilmek için çadır kampı yapmak gerektiğini düşünüyorum.

Tekrar yola koyuluyoruz. Araç çok rahatsız. Bozuk toprak yolda çukurlara girdikçe hop oturup hop kalkıyoruz. İnsanın kafasını bir yere çarpması ihtimal dahilinde. Ben dayanıklıyım. Eşim ise cennet bir doğada gezmenin hatırına ses çıkarmıyor. Yoksa çoktan “geri dönelim” demişti. Yanları açık olan araçtan zaman zaman içeriye ağaç dalları giriyor. Eşimi dallardan koruma görevini üstleniyorum. Bir yandan da etrafı seyrediyorum. Seyir ve dinlenmek için mola veriyoruz. Rehberimiz etraftaki sumak ağaçlarını gösteriyor.

Sumak ağacının dalları yüklü..

Burası İda Dağı efsaneleri ile “Tanrıların armağanı” kabul edilen bir doğa harikası. Zeus’un doğum yeri. Dünyada sayılı oksijence zengin havası olan yerlerden biri. Bunu ağaçların dalları üzerindeki likenlerden anlayabiliyoruz. Çünkü, likenler sadece temiz havaya sahip olan bölgelerde yaşayabiliyor.

İki saati aşan bir yolculuk sonunda kamp alanına varıyoruz. Öğle yemeği hazırlanırken yarım saatlik serbest gezinti süresi veriliyor. Yemekten sonra doğa yürüyüşü ve gölette yüzme var programda. Herkes bir tarafa dağılıyor. Eşimle dere yatağına doğru gidiyoruz. Su oldukça azalmış. Yine de buz gibi suya ayaklarımı sokmaya kararlıyım.

Bir süre fotoğraf çekerken ıslık ve sesle yemeğin hazır olduğu bildiriliyor. Geri dönüp kamp alanına gidiyoruz. Makarna, köfte, salata ve içecek fazlasıyla yetiyor.

Yemeğin ardından göletlere ulaşmak için kanyonda yürüyüşe başlıyoruz. Gölette yüzmek için mayo havlu vs. hazır durumdayız. Rehberimiz yılan görebileceğimizi korkmamamızı söylüyor. Çok önemsemiyoruz. Yarım saatlik yürüyüşten sonra gölete ulaşıyoruz.

Su buz gibi. Fakat yoğun bir şekilde yosunlu. Su altı çekimi için ekipmanım var. Fakat  yosunlar nedeniyle çekmeye değer bir görüntü yok.

Su azlığı yada yavaş akması nedeniyle gölet epey yosunlu. Fakat yine de yüzmeye karar veriyorum. Suyun soğukluğu ve serinletici etkisi yosunlu olmasını unutturuyor.

Yarım saatlik gölette yüzme zamanı çabuk bitiyor. Kamp alanına doğru yürüyüşe geçiyoruz. Dönüş rotamız kanyonun diğer tarafından olacak.

Arazi aracıyla hoplaya zıplaya ilerlemeye başlıyoruz.

Kanyona hakim bir konumda mola veriyoruz. Herkes fotoğraf çekmeye koyuluyor. Kantonun görüntüsü fotoğraflarından daha etkileyici.

Ardından Akçay’a dönüş için yola çıkıyoruz. Bu kadar zıplamadan sonra asfalta çıkınca  yolculuk monotonlaşıyor. Akçay’da arabanın üzerinde park fişi buluyorum. Fakat etrafta ödeme yapılacak bir görevli yok. Bir esnafa soruyorum. “Nasıl öderim” diye. “Yırt at. Biz hiç ödemiyoruz” diyor. İyi vatandaş olmaya kararlıyım. Epey bir aramadan sonra görevliyi bulup park ücretini ödüyorum. Akşam yemeğini Ömür Lokantasında yedikten sonra dönüş yoluna koyuluyoruz.

 

 

 

 

Mıhlı Şelalesi Gezisi

Mıhlı şelalesine gitmek üzere evden çıkıyoruz. 130 km. Civarında bir yolumuz var. Yanıma yüzmek için mayo vs. alıyorum. Eşim sadece fotoğraf çekimi yapmak istiyor. Ayvalık yakınlarında yol kenarında karadut suyu içmek için duruyoruz. Karadut suyunun sağlığa faydalarını öğrendiğimden beri her bulduğum yerde karadut suyu içiyorum. Soğuk içilince daha bir güzel oluyor.

Tezgah sahibi kendisinden karadut suyu ve pekmezi alacağımızı söyleyince içtiğimiz karadut suyu için para almıyor. Büyük şişe karadut suyu 25 TL. 1/8 oranında sulandırılarak kullanıldığı için aslında 8 şişe karadut suyu alınmış oluyor. Yola devam ediyoruz. Birçok yerleşim yeri içinden geçtiği için 50 km/h hız sınırlandırması bölgeleri sık sık karşımıza çıkıyor. Aslında buralarda sürücüler 100-120 km/h hızlarda gidiyorlar. Ben kurallara uymaya çalıştığımda ortaya çıkan tabloyu siz düşünün. Kuralların hiçe sayıldığı bir dünyada kurallara uyarak marjinal duruma düşmek. Ya da ceza yemek. Kırk katır mı? Yoksa Kırk satır mı? Güzel asfaltına, bölünmüş yolda sürüş yapmanın rahatlığına rağmen ben bu yolu sevemedim bir türlü. Edremit’e vardıktan sonra artık 11 km yolumuz var. Küçükkuyu merkezine varmadan sağdaki tabeladan ana yoldan ayrılıyoruz. Kaz dağlarının bağrına doğru ilerliyoruz. Yol üzerindeki Şelale tabelası karmaşası yolu şaşırmama neden oluyor. Bir dere yatağında yol sona eriyor. Eşim heyecanla “dur bir dakika” diyor. “dere yatağını dozer ile kapatmışlar” diyor. Arabadan iniyoruz. Gerçekten de dere yatağı set yapılarak kapatılmış. Fakat akan su yok. Eşim eski ağaçlara zarar verilip verilmediğini dikkatle inceliyor.

Geri dönüp tekrar yola devam ediyoruz. Yanlış yolda olduğumuzu yolda rastladığımız bir köylüden öğreniyoruz. Durup biraz fotoğraf çekiyoruz.

Rastladığımız kişi geri dönüp Atilla’nın Yeri tabelasından sapmamızı söylüyor. Tekrar yola koyuluyoruz. Bu sefer yolu şaşırmıyoruz.

Bozuk ve çoğunlukla bir araç geçişine müsait olan toprak yolda ilerliyoruz. Sonunda şelale girişine varıyoruz.

Giriş ücretli. Masa istenirse o da ayrıca ücretli. Yiyecek-içecek servisleri var. Fakat, insanlar kendi getirdiklerini de yiyebiliyorlar. Yolda yemek yediğimiz için masa almıyoruz. Çay vs. içmek için zaten masa almaya gerek yok.

Dik bir yoldan şelaleye iniliyor.

Şelaleden sonra iki tane gölet var. Göletler yüksek kaya blokları ile çevrilmiş. Suyun 30 m. derinliğe kadar ulaştığı söyleniyor.

“Buzluktan çıkmış kadar soğuk bir suda yüzmek istermisin?” diye sorsalar tereddütsüz “hayır” derim. Fakat bu suda yüzmek için acele ediyorum. Yüzerken sık sık yaşadığım kramp problemi nedeniyle can yeleği  takıyorum. Suya girdiğimde dondurucu soğuk nedeniyle hemen çıkma isteği doğuyor. Bir ara “insan burada kalp krizi geçirebilir diye düşünüyorum. Fakat kısa sürede alışıyorum. Şelalenin aktığı üstteki gölete gidiyorum. Orada su daha da soğuk gibi geliyor. Şelalenin aktığı yere kadar gidecek cesaret bulamıyorum. Aşağıdaki gölete geri dönüyorum.

Action kameranın su altı kabını getirmeyi unuttuğumu farkediyorum. Göletlerde yaşayan yılan balıklarını ve su altı görüntülerini ve çekemeyeceğim için hayıflanıyorum.

Akşam olurken dönüş yoluna çıkıyoruz. Harika bir doğada bulunmak, buz gibi suda yüzmek çok güzeldi.

Su altından çekim yapamasak da yılan balığını suyun üzerinden çekebildik. Videoda 1:24 dakikadan sonra görülebiliyor.

Bisikletle Çandarlı Turu

Bisikletimle Çandarlı turu yapmak epeydir aklımdaydı. Fakat hep erteliyordum. Ani bir kararla yola çıktım. Aslında pek mantıklı bir karar değildi. Çünkü, akşam oluyordu. Dönüş gece olacaktı. Pek geniş olmayan Çandarlı-Denizköy yolunda gece sürüşü riskli olabilirdi. Dönüş yolunda dik yokuşlarda bisikletten inmek gerekiyordu. Karanlıkta bir köpek veya domuzla karşılaşmak olasıydı. Bu yol üzerinde köpekten ziyade domuz görüyordum. Burada domuzların insana saldırdığını hiç duymamış olsamda, elde bisiklet yokuş tırmanırken bir domuzla burun buruna gelirsem ne yapacağım konusunda fikir sahibi değildim. Tedbir olarak köpek kovucusunu yanıma aldım. Bisiklete yeni taktığım ön far ve arka çakar-stop sayesinde yeterince görünür olacaktım. Sonunda pedal basmaya başladım. Yokuş tırmanmak pek zevkli olmuyordu. 21 vitesli bisikletim yokuşlarda pek yeterli değildi. Fakat yokuş aşağı resmen kopuyordu. Bütün yollar yokuş aşağı olsa ne güzel olacaktı. Önce çok hoş geldi. Sonra, yüksek hızda frenlerin pek etkili olmadığını farkettim. Frenli inişler yapmaya başladım. Hava kararmadan Çandarlı’ya ulaştım. Yorgunluğumu atmak ve çok sevdiğim limonatasını içmek üzere Poyraz pastanesinde oturdum. Şehir içinde biraz turladıktan sonra Çandarlı yarımadasının kuzey sahiline yöneldim. Minik bir kordon boyu görünümünde olan bu sahil, eğlence mekanları ve restoranları ile Çandarlı’nın en hareketli yeri. Dönüş yoluna çıkmadan, akşamları cıvıl cıvıl olan bu sahili turladım. Çandarlı’dan çıktıktan sonra hava kararmıştı. İlk defa kullandığım ledli ön far yeterli aydınlatma yapmıyordu. Çakar modunda çalışan arka stop mükemmel bir görünürlük sağlıyordu. Yokuşlarda bisikletten inmem gerekiyordu. Bu şekilde bile nefes nefese kalıyordum. Terden sırılsıklam olmuştum. Karanlıkta elde bisiklet ilerlemek pek de keyifli değildi. Bisiklete binerek ilerleyebildiğim yerlerde keyfim yerine geliyordu. Gezi sonunda bir sonraki rotanın gündüz sürüşü ile daha uzun bir rota olacağını düşünüyordum.

 

Çandarlı Kalesi

Ege’ye Adını Veren Antik Kent : Aigai

Yine yollardayız. Yol kenarındaki kahverengi tabela Aigai Antik Kenti‘nin yönünü gösteriyor. Ana yoldan ayrılarak Manisa istikametine doğru yöneliyoruz. Hedef,  Ege’ye adını veren Aigai Antik Şehri’nin kalıntıları. Bir süre sonra Şakran cezaevinin dev yerleşkesinden geçiyoruz. Cezaevi görmek insana iyi şeyler çağrıştırmıyor. Cezaevlerinin çoğalması da öyle. İyi şeyler düşünmeye çalışarak devam ediyoruz. Yolu şaşırma olasılığımız yok. Tek tük araç geçen stabilize asfalt yol bizi dağlara doğru götürüyor. Kapıkaya köyünü geçtikten sonra Antik şehrin bulunduğu Gün Dağı’na doğru ilerliyoruz.

Aigai Antik Şehri Manisa ili, Yunusemre ilçesine bağlı Yuntdağıköseler Köyü’nün 2 km. güneyindeki Gün Dağı’nın üzerinde kurulmuş. Yunanistan’dan gelip kuzeybatı Anadolu kıyılarına yerleşen Aiol’ler tarafından kurulan on iki kentten biri. Kentin ekonomisi hayvancılık, tarım ve dokumacılık üzerine kurulmuş. Keçi derisini işleyerek parşömen üretmişler. Pergamon krallığına parşömen satmışlar.  Paralarının üzerinde keçi simgesi var. Keçilerin şehri desek yanlış olmaz. Kuruluşu binlerce yıl öncesine dayanan, bir antik şehire zamanda yolculuk yapıyoruz.

Aigai Antik Kenti’nin havadan çekilmiş görüntülerini izlemek için tıklayınız.

Girişe geldiğimizde saat 14:00’ü geçiyor. Hava oldukça sıcak. Görevlilerden ziyaret için en uygun zamanın, mayıs ve ekim ayları olduğu bilgisini alıyoruz. Temmuzda gelmenin bedeli yakıcı güneş altında saatlerce yürümek olacak. Antik şehir yeterince tanınmadığı için şimdilik giriş ücretsiz.

Girişten sonra büyük taşlarla döşenmiş antik yolda ilerliyoruz. Şehir içi  yolları tamamen taşlarla döşenmiş. Nekropolis’e (mezarlık alanı) ulaşıyoruz.

Aigai’de lahitler volkanik kökenli andezit kayalardan yapılmış. Yukarıdaki lahit, üzerindeki sembollere bakılırsa büyük bir ihtimalle bir eğitimciye ait. Uygarlıkları emek, bilgi ve becerisi ile kuranlar yerine kralların yada komutanların yüceltilmesi. Bu kişilerdeki “insanüstü” özelliklerin dilden dile dolaşması insanlık tarihi boyunca tekerrür etmiş bir olgu. Bunu mezarlarda bile görmek mümkün. Pergamon’da görülebilen son derece gösterişli mermer lahitler burada görülmüyor.

Taş bloklarla döşeli antik yoldan ilerliyoruz. Bu yolların altına döşenmiş bir kanalizasyon sistemi var. Kentin su ihtiyacı yağmur sularını toplayan sarnıçlarla karşılanmış. Su temini için Gün Dağının eteğinden geçen Kocaçay’dan eşeklerle su taşınmış olebileceği de ifade ediliyor. Yürüyüş sonunda Kuzey Hamam kalıntısına geliyoruz. İki sırt arasındaki derin vadi önünde kameraya poz veriyoruz. Eşim “benim fotoğraflarıma yer verme” diyor. Kararına uyuyorum.

İşliklerin yer aldığı caddeden ilerleyerek Kent Meclisi kalıntılarına ulaşıyoruz. Bu kalıntılar  Aigai antik şehrinin idari yapısı hakkında ipuçları veriyor.

Kent Meclisinden sonra Agora yapısının kalıntılarına ulaşıyoruz. Yapının doğuya bakan duvarı önemli ölçüde ayakta. Yapının alt katında dükkanlar yer alıyor. 3 katlı yapının orta katı gıda deposu, üst katı ise insanların toplanma yeri olarak kullanılmış.

Agora yapısının hemen yanında et pazarı(Macellum) yer alıyor. Ben de eşim gibi fotoğraf ve film çekimi yapıyor, gezdiğimiz yerleri inceliyorum. Fakat, her fırsatta bir gölge bulup dinleniyorum. Eşim ikazlarıma rağmen güneş ve yorgunluğa aldırmıyor. Bulunmayı çok sevdiği bu yerlerde adeta koruyucu bir kalkan onu koruyor.

Şehrin Doğu duvarları. Dik bir vadi üzerinde yer alan bu duvarlar inşa edilirken ne kadar insan emeği ve ömrü harcandı acaba?

Günün sonunda dönüş yoluna koyuluyoruz. Açıkçası gelirken sıcak nedeniyle çok istekli  değildim. Dönüş yolunda ise, bütün yorgunluğa rağmen “iyi ki gelmişiz” diye düşünüyorum.

 

Aigai Antik Kentini oradaymış gibi gezmek için tıklayın…